Bazı haberler vardır, okuduğunuz anda sadece öfkelenmezsiniz; bir süre ekrana bakıp kalırsınız. Çünkü mesele sadece olan biten değildir, insanın aklına takılan başka bir soru vardır: Bir insanın kalbi, başka insanların en zor anlarından birinde bunu yapabilecek kadar nasıl kararabilir?
Son günlerde konuşulan iddialar da tam olarak böyle bir yerde duruyor. Eğer ortaya atılan iddialar doğruysa, ortada yalnızca hukuki değil, vicdani olarak da ağır bir tablo vardır. Çünkü deprem dediğimiz şey, bu ülkenin hafızasında hâlâ kapanmamış bir yara. O yaranın üzerinden bir çıkar ilişkisi kurulmuş olma ihtimali bile insanı öfkelendirmeye yetiyor.
İnsanların en zor günlerinde, ellerindeki küçücük imkanı bile paylaşmaya çalıştığı bir yerde o güven duygusuna zarar verildiyse, bunun karşılığı herkesin vicdanını rahatlatacak kadar açık olmalı.
Bu konuda tavizim yok, insan seçmem…
Bu yüzden bu yazının konusu kalbi karalar değil…
Sanılanlar…
Sanrılar…
Algılar…
Çünkü biz bir olay olduğunda nedense sadece olayı konuşmuyoruz. Olayın çevresindeki herkesi de aynı cümlelerin içine koyuyoruz. Bir kişinin yaptığı iddia edilen bir şey, onunla aynı ortamda bulunan herkese yayılıyor.
Bir fotoğraf karesine giren herkes aynı cümlenin öznesi oluyor.
Aynı etiket...
Aynı hüküm...
Aynı öfke...
Oysa hukuk tam da bunun için var; ayırmak için.
Kim ne yaptı?
Kim neyi biliyordu?
Kim ne zaman öğrendi?
Kim neye aracılık etti?
Bunların hepsi ayrı sorular.
Ama sosyal medya tek soruyla ilgileniyor:
"Bizden mi, onlardan mı?"
Galiba en büyük problemimiz de bu, biz insanları tanımayı bıraktık paketlerini tanıyoruz. Bir ismin önüne ya da arkasına bir sıfat geliyor ve gerisiyle pek ilgilenmiyoruz.
Şucu.
Bucu.
Yandaş.
Muhalif.
Kahraman.
Hain.
Ne kadar hızlı karar veriyoruz.
Üstelik ne kadar kesin...
İşin ilginç tarafı şu; aynı hızla fikir de değiştiriyoruz. Dün omuzlarda taşıdığımızı bugün yerin dibine gömüyoruz. Dün yerden yere vurduğumuzu yarın alkışlıyoruz. Birini seviyorsak bütün doğruları ona yazıyoruz, sevmiyorsak bütün yanlışları…
Aradaki satırlar boş kalıyor.
Belki de bu yüzden artık insanları dinlemekten çok, hangi tarafta durduklarını merak ediyoruz. Çünkü taraf seçmek kolay. Anlamaya çalışmak biraz emek istiyor.
Bir insanın bir dönem birine güvenmiş olması, onun her kararını bildiği anlamına gelmez. Bir insanın bir iyilik hareketinin içinde yer alması da onu otomatik olarak kusursuz yapmaz. İnsan dediğimiz varlık biraz daha karmaşık bir şey. Ne tamamen kahraman, ne tamamen kötü.
Ama sosyal medyanın bu karmaşıklıkla arası pek iyi değil.
Biz daha kolay olanı seviyoruz.
Birini bir kutuya koyuyoruz.
Sonra kutunun üzerine bir etiket yapıştırıyoruz...
İyi.
Kötü.
Bizden.
Onlardan.
Sonra da o etikete uygun deliller arıyoruz.
Hatta bazen delil bulamayınca, cümle buluyoruz.
Çocukken matematik öğretmenimiz "İşlem yapmadan sonuca gitmeyin." derdi. Şimdi işlem yapmadan insanlar hakkında sonuç yazıyoruz. Üstelik not veren de biziz, kağıdı okuyan da; itirazı reddeden de.
Bir isim hakkında "gözaltına alındı" haberini milyonlar görüyor. Peki aynı isimle ilgili aylar ya da yıllar sonra verilen kararı kaç kişi görüyor?
Hatta daha doğrusu...
Kaç kişi görmek istiyor? Çünkü ilk hüküm daha heyecanlıyken sonuç ise çoğu zaman sessiz
Çünkü sosyal medyada ilk hükmün yayılması çok kolay.
Geri alınması ise biraz zor.
Bizim sorunumuz yanlış bilgi değil.
Yanlış bilginin, doğru çıkma ihtimalinden daha eğlenceli olması.
Ne garip...
Bir insanın yıllarca yaptıkları bazen tek bir güne sığıyor. Bazen de hiç söylemediği bir cümle, ömrünün en meşhur sözü oluveriyor. Çünkü biz bazen gerçeği aramaktan çok, elimizdeki hikâyeyi doğrulayacak parçaları toplamayı seviyoruz.
Bir de işin başka tarafı var.
Biz sadece insanları yere indirmiyoruz.
Bazen onları göklere de çıkarıyoruz.
Birini kahraman ilan ettiğimizde, ona sadece sevgimizi değil bazen eleştiri hakkımızı da veriyoruz.
Sanki iyi şeyler yapan biri hiç hata yapamazmış gibi davranıyoruz.
Sanki bir insanı eleştirmek, yaptığı bütün iyilikleri inkâr etmekmiş gibi...
Oysa insan dediğimiz şey tam da bu çelişkilerden oluşuyor.
Bir insan iyi şeyler yapabilir.
Hata da yapabilir.
Doğru kararlar verebilir.
Yanlış kararlar da alabilir.
Birini tamamen kahramanlaştırmak da, tamamen kötü ilan etmek kadar gerçeği eksik bırakıyor. Çünkü kahramanların da insan olduğunu unuttuğumuz yerde, ilk hayal kırıklığında onları yerden yere vuruyoruz.
Belki de bu yüzden bizim meselemiz sadece linç kültürü değil.
“Toplu yüceltme kültürü de.” Çünkü ikisi de insanı olduğu hâliyle görmüyor. Biri kusursuzlaştırıyor, diğeri şeytanlaştırıyor. İkisinin arasında kalan gerçek insan ise kayboluyor.
Belki de artık biraz yavaşlamayı öğrenmemiz gerekiyor.
Bir haberi ilk gördüğümüzde hemen karar vermek yerine, ikinci cümleyi de okumayı, Bir insan hakkında fikir sahibi olurken, o insanı sadece bir etiketten ibaret görmemeyi...
Çünkü bugün bir başkasına kolayca taktığımız etiket, yarın hiç beklemediğimiz bir anda bizim de üzerimize yapışabilir.
Dilerim gerçekler bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Dilerim gerçekten sorumluluğu olan herkes hak ettiği karşılığı alır.
Ama bir dileğim daha var.
Dilerim bir gün insanları ya göklere çıkarırken ya da yerin dibine indirirken biraz daha dikkatli oluruz. Çünkü bazen birini taşlamak için sıraya giren kalabalıkla, aynı kişiyi omuzlarında taşıyan kalabalık aynı kalabalık oluyor.
Sadece ellerindeki tabela değişiyor.
Dün "asla hata yapmaz" dediğimiz kişiye bugün "zaten belliydi" diyebiliyoruz.
Belki de en çok bundan korkmalıyız.
İnsanları sevmekten değil...
Onları insan olduklarını unutturacak kadar sevmekten.
Çünkü bazen bir insanın taşıdığı en ağır etiket, kötü ilan edilmek değil.
Önce kusursuz ilan edilmektir.
Sevgi ve saygıyla...